19 Nisan 2011 Salı

BİN YILDIR


Bir çocuk bisikletini yaslar bir duvara ve gider...

Bin yıldır yok o çocuk.

Bin yıldır bir bisiklet paslanır yağmurun altında...

İşte o kadar umutsuz o kadar paslı...

Bin yıldır yaşarız gökkubbenin altında

16 Nisan 2011 Cumartesi

SOL ELİMİN PARMAK UÇLARI


Sol elimin parmak uçları….

Çok işleri var onların. Bahar geldi mi yaslıyorum onları toprağa. Yüreğimde birikmiş kışlar, sızılar yol buluyorlar kendine.

Kalbimin duvarlardan sökülmeli önce, ete ve kana karışmış acı, pıhtı oluşturmadan duru bir kıvamla karışmalı damarlarıma. Kalbimde birikenler, sol omzumdan koluma doğru ilerlerken dallanmakta daralmakta damarlarım. Acım, acılarım biriktirirken geceler boyu üzerlerinde çalıştığım, havanlarda dövdüğüm eleklerde süzdüğüm şimdi incecik bir kıvamda incecik damarlarda süzülüyorlar. Yüreğimin sol yanından, sol koluma yayılan ince sızım, bahar sancısı parmak uçlarımdan toprağa kanlı bir doğum.

Çok işleri var sol elimin parmak uçları, yasladım toprağa, bahar toprağına acılarımı gömüyorum.

16 Şubat 2011 Çarşamba

HAYATI ŞAİR TELAŞINDA YAŞAMAK


Hayatı yaşamak yani yaşıyor olmak başlı başına telaştır insan için. Kimine göre bu telaş daha iyi yaşama telaşı bazılarına göre para kazanma telaşı bir kısım insan için de bu dünyaya kendi genetik miraslarını bırakma telaşıdır. Bazılarımız ise hayatı şair telaşında yaşarız. Ne güzel diyor Zülfü Livaneli şarkısında '’Ah benim sevdalı başım ah benim şair telaşım, ah benim yaralı ruhum ah benim insan kusurum’’


Hayatı şair telaşında yaşıyorsan hayata karşı hep yaralısındır, hem de daha bir insansın sanki. Duygusal bir savaş, yüreğin gel-gitlerden sersem. Yaşanan her duygu yer etmiştir artık ne kolay vazgeçebilirsin hatıralarından ne de mekanlardan gidebilirsin.
Yaşadıkça biriktirdiklerin artar, her yere biriktirdiklerini sürüklersin, hele bir de yalnızsan daha büyür birikenler.Şair telaşında yaşayanlar en çok yalnızlıklarında biriktirdikleri kalabalıkları altında ezilirler.

Şair tadında yaşamak hiçbir şeyden geçememektir.

Çocuksu da bir heyecanları vardır şair tadında yaşamanın. Her güzellik karşısında ansızın kuru dalların tomurcuklara durmasıdır, aynı zamanda yalnızlığın gece ayazında badem ağacı misali o çiçeklerin pıtır pıtır dökülmesi.
Yüz kere de dökülse çiçekler yine de dalların çiçek açabilmesidir aynı zamanda.

Bir parça gözlerin nemli olmasıdır sanki, yağan yağmurla beraber ağlamak, ağlayan bir çocukla beraber ağlamak, ağlayan bir yetişkine de ağlayabilecek kadar insan kusurlu olmaktır şair tadında yaşamak.

Telaşı da vardır bu yaşamanın. Bir geç kalmışlık korkusu her yaşta, çocukluğa geç kalmak, büyümeye geç kalmak, yaşlanmaya geç kalmak….
Bir zaman problemidir sanki şair tadında yaşamak. Hep bu günle sorunlar vardır geçmişle hesaplar gelecekle ilgili kaygılar.

Ama bir de tadı vardır ki içtiğin her çay tavşan kanı, izlediğin her manzara eşsiz olur. Rüzgar sadece senin yüzünü okşar saçlarını havalandırır. Gün batımı kızıllığını sana armağan edilmiştir. Şairler ise şiirlerini sana yazmışlardır. Tüm tablolar senin duygularını yansıtır besteler sana adanmıştır böyle de şımartan bir yanı vardır işte şair tadında yaşamanın.
Kalabalık bir caddede insanlar koşuştururken çöpleri karıştıran kediye sadece sen gülümsersin, minik serçenin ekmek kırıntısını kaptığını sadece sen görürsün. Yüzyıllık duvarlara tutunmuş kök salmış çiçeklerden yaşama sevincini damıtmayı sadece şair tadında yaşamayı bilenle becerir.
Tüm güzelliklerden beslenip karnını doyurabilirsin böyle de bir tadı vardır.
Ama yine de hayatı şair tadında yaşayanlar hep yorgundurlar....

çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var

yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun tadına
düşmanlarım ulaşamazlar
Şair telaşında yaşamak bir yazıya Zülfü Livaneli ile başlamak ve Ahmet Kaya şarkısı ile bitirmektir.


14 Ekim 2010 Perşembe

DOKUZ NUMARALI ODA -2-


Örümcek dertop oldu, ne köşesinden çıkıyor ne de konuşuyor benimle. Kızıyor görünsem de, en olmadık anda hatta ağladığım zamanlarda, gökten saldığı görünmez ipek ipiyle baş ucuma kadar gelişini, dırdırını Cevdet’e küfür etmesini meğersem çok seviyormuşum ben.

Sessizce,sık sık köşesine gidip bakıyorum, dokuz tane kabartı var sırtında ve sanki her gün daha da büyüyor tomurcuklar. Örümceğim ise gevşek ama bir o kadar da karışık bir yün topağı gibi görünen bacakları ve sırtındaki dokuz kabartısı ile hareketsiz.

Dokuz gündür hiç sesim çıkmıyor her sabah ve akşam dokuz kere güneş doğdu ve battı penceremden, dokuz kere vadem gelsin diye dua ettim.

Ben bunları düşünürken, bakın yine gün doğuyor ilk ışıkları kaçıracağım, kaçırmamalıyım dua etmeliyim. Babaannem derdi ‘’ Allah katında seher vakti yapılan dualar çok kıymetlidir, mutlaka dua et kızım’’. Kış sabahları okula hazırlanırken karanlıkta kalkardım. Babaannem, uzun, yaşlı, titrek parmaklarıyla saçlarımı örerken hep bir şeyler anlatırdı. Bir de ‘’Sağ ayağınla bismillahla çık evden’’derdi bana. Öyle de yapardım zaten. Ne zaman bıraktım acaba ben sağ ayakla çıkmayı ? Sanırım bismillahları çocukluğumda umuttum ben.

Annem mi? O hiç dokunmadı saçlarıma o hiç sevmedi beni. Çocuk yüreğimle ne çok isterdim saçlarıma dokumasını bir ümidim vardı zannederdim ki ipek saçlarımın yumuşaklığı parmak uçlarında birer sızı oluşturacak, oradan yol yol kalbine akacak ve sevgiye dönüşecek ama olmadı. Hiç dokunmadı saçlarıma hiç sevmedi beni.

Babaannemin gidişi ile düşünmeden bismillahsız fırladım evden, hep sevileyim istedim, sevsinler saçlarımı okşasınlar. Sevdiler de beni ama bir gecelikti sevişleri, çoğu saçlarımı görmedi bakmadı bile annem gibi. Çok şey hatırlayamıyorum, dokuz gündür elektro şokun beynimdeki dansı beni suskunlaştırsa da artık örümcek benimle konuşmuyorsa da bir sis perdesi var. Buraya nasıl geldim? Bölük pörçük anılar, çocukluğum bir de Cevdet kalmış aklımda.

Ah Cevdet sen de sevmedin beni. Ben seni sevdim mi bilmiyorum. Hep sevilmek istediğimden sevmelere vaktim olmadı hiç öğrenemedim. Sadece yanımdan giderken ceketini alıp hadi ‘’eyvallah’’ derdin ya en çok ona üzülürdüm. Arkandan baktığımı bile bile bir kere dönüp yüzüme bakmadan çıkardın. Ya sen yokuşu inene kadar ve gözden kaybolana kadar camdan seni izlediğimi biliyor muydun acaba?

Babaannem, ben yokuşu inene kadar bana camdan el sallardın. Belki on kere döner döner el sallar öpücük gönderirdim sana ta ki sen yok, ben yok olana kadar gülerdik birbirimize.

Cevdet baktığımı bilseydin bir kere dönüp bakar mıydın acaba? Yok bakmazdın biliyorum, sadece ''eyvallah'' deyip çıkan adamlar arkasından bakan kadına dönüp gülümsemezler.

Biliyor musunuz ? İlk gün saçlarımı da kesmişler bu gün fark ettim. Bundan dolayı üşümüşüm buralarda hep. Kendimi değil ama saçlarımı hep sevdim ben. Gün gelir omuzlarımda dost bir el, gün gelir üşüyen sırtıma ana örgüsü şal olurlardı.

Gün doğdu, yakındır hemşire hanımlar dokuz numaralı odaya gelirler. Elektro şok beni bekliyor, beni, havalı Alev’i, aslında adım benim Alev değil biliyor musunuz ?

1 Eylül 2010 Çarşamba

DOKUZ NUMARALI ODA -1-



Yıllar var ki kimse görmüyor beni; yıllar var ki ölemiyorum . Bedenim kayıp ruhum hala odada. Dokuz numaralı oda burası civelek Alev’in odası. Vaaden dolmadı diyorlar bana vaade ne ki? Bedenim yoksa eğer, vadesiz hesaplar tutmalı zaman. Ölmeli insan
Ne zaman başladım ben bitmeye? Hatırlamıyorum ……


‘’O oğlan var ya, o deli oğlan bitirdi seni’’ diyor tavandan sarkan örümcek. Uzun zamandır böceklerle konuşuyorum. Onlardan başka kimse duymuyor görmüyor beni .


Deli oğlanın adı Cevdet, sevdim mi onu bilmiyorum ama her gelişinde sadece bedenimi değil yüreğimi de açtım ona. Bazen geceler boyu saçını okşadım , ‘’Sadece senin kucağında ağlayabiliyorum’’ derdi . Ağlama hakkını ona verdiğim için onun yanında ben hep güldüm, hep saçını okşadım, sözcüklerimle besledim. Hiç sormadı bana senin derdin var mı diye? Neden sorsun ? Burası dokuz numaralı oda ……


Böyle odalara kalkanlarını bırakarak en zayıf halleri ile girer erkekler, kucaklarda ağlar güçlenir öyle dönerle hayata. Benim ise duygularımdan süzülür sütüm, bereketim taşar, kelimelere dönüşür ve kelimelerle doyar insan.


Deli bir kahkaha attı köşedeki örümcek. ‘’Duygularından süzülen sütünmüş . Sen bedeninle besledin onları, bak yoksun artık yok, hele o Cevdet yok mu? Emzirmedin sen onu , o kanını emdi, kanın bitti, etini kemirdi.


Deli örümceğin söylediklerini ne zamandır umursamıyorum, zaten yokum ben, ne derse desin.
Saat dokuza geliyor, burada herşey dokuz. Servisin dokuz hemşiresi '' Dokuz numaralı koğuştaki hastayı elektro şoka hazırladınız mı ? ''diye konuşuyorlar. Sinirleniyorum ben hasta değilim Alev'im ben, civelek Alev burası koğuş değil oda, civeleğin odası. Elketro şoku da kıçınıza yapın belki küçülürler.


Birden ''sus'' geliyor oturuyor dudaklarıma susuyorum .''Hemşireler de görmeyecek ki seni niye kızıyorsun '' diye sakinleştiriyor sus beni.
Yıllar var ki yokum ben, yıllar var ki ölemiyorum. Vaadesiz hesaplar zamanında vadem gelmemiş bekliyorum.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

MEZARIMDA SÜT KOKUSU


Her gün onlarca insan doğuruyorum

Ergin insanlar kadınlar erkekler

Onlarca göğsüm var

Kan emici sülükler gibiler

Sınırsız iştahları

Duygularımdan süzülen sütüm

Taştıkça bereketim

Kelimelere dönüşüyorlarOrtala

Kelimelerle doyan insan

Ruhumdan süt damlıyor

Kybelenin tapınağına

Ruhumu kurban etmişim

Mezarımdan süt kokusu

12 Ağustos 2010 Perşembe

YAZLIK ZİYARETİ


Her sene yaptığım gibi üç katlı küçük yazlık evimizin kapısına varınca önce bahçeyi inceledim, sonra babamın elleri ile minik bir fidan olarak diktiği, şimdi üst katın terasına kadar uzanan kokulu Karadeniz üzümünü.

Döşenmiş her taşta, çerçevesinde, kapısında, akan musluğunda, babamın alın terini, kol gücünü barındıran bu yazlık ev, bizim için adeta hatırları ile yaşayan, yarı kutsal mekana dönüşmüştü.

Artık üstü tamamen asma dalları ile kaplanmış terasa çıkmadan önce tüm odaları hızla teker teker dolaşırken yılar sonra onunla büyük odada karşılaştım, irkildim.

- ‘’Hoş geldin kızım’’ dedi.

- Baba ? diyebildim kısık sesle.

-‘’Ne salak kadınsın sen ölüler konuşamaz. Sen nasıl bu dünyada hapissen, onlar da kendi alemlerine hapsolmuşlardı. Öğrenemedin mi hala ? dedi.

Sinirlenmiştim hışımla ‘’O zaman kasketler de konuşamaz’’ dedim.

Küstahça kahkaha attı.’’Benim konuştuğumu da nereden çıkarıyorsun’’ dedi.

Hışımla odadan çıktım. Terasta arkamı, alçak zeytin ağaçları ile kaplı tepelere dönerek, mor üzüm salkımları arasında, denizi seyre daldım. Uzaktan pek bir düşünceli halim varmış gibi görünse de aslında hiçbir şey düşünmeden bir süre sadece öylesine ayakta durdum.

Tüm akşam hiç o tarafa doğru bakmadım, onu yok farz ettim. Konuşmalara katıldım, sohbetleri dinledim en azından dinliyor gibi göründüm.

O ise tüm gece susmadı, sürekli geçmiş zaman hikayelerini anlattı durdu, çünkü onu dinlediğimi çok iyi biliyordu.