
Her sene yaptığım gibi üç katlı küçük yazlık evimizin kapısına varınca önce bahçeyi inceledim, sonra babamın elleri ile minik bir fidan olarak diktiği, şimdi üst katın terasına kadar uzanan kokulu Karadeniz üzümünü.
Döşenmiş her taşta, çerçevesinde, kapısında, akan musluğunda, babamın alın terini, kol gücünü barındıran bu yazlık ev, bizim için adeta hatırları ile yaşayan, yarı kutsal mekana dönüşmüştü.
Artık üstü tamamen asma dalları ile kaplanmış terasa çıkmadan önce tüm odaları hızla teker teker dolaşırken yılar sonra onunla büyük odada karşılaştım, irkildim.
- ‘’Hoş geldin kızım’’ dedi.
- Baba ? diyebildim kısık sesle.
-‘’Ne salak kadınsın sen ölüler konuşamaz. Sen nasıl bu dünyada hapissen, onlar da kendi alemlerine hapsolmuşlardı. Öğrenemedin mi hala ? dedi.
Sinirlenmiştim hışımla ‘’O zaman kasketler de konuşamaz’’ dedim.
Küstahça kahkaha attı.’’Benim konuştuğumu da nereden çıkarıyorsun’’ dedi.
Hışımla odadan çıktım. Terasta arkamı, alçak zeytin ağaçları ile kaplı tepelere dönerek, mor üzüm salkımları arasında, denizi seyre daldım. Uzaktan pek bir düşünceli halim varmış gibi görünse de aslında hiçbir şey düşünmeden bir süre sadece öylesine ayakta durdum.
Tüm akşam hiç o tarafa doğru bakmadım, onu yok farz ettim. Konuşmalara katıldım, sohbetleri dinledim en azından dinliyor gibi göründüm.
O ise tüm gece susmadı, sürekli geçmiş zaman hikayelerini anlattı durdu, çünkü onu dinlediğimi çok iyi biliyordu.